| |
Darbuka Mısırlı Ahmet’in kucağına yerleşene kadar, orkestranın itilip kakılan, müzik aleti yerine konmayan üvey evladıydı. Sadece Arap ezgileri ve oyun havaları ile anılan darbuka Mısırlı Ahmet’in elinde kişiliğini buldu. Besbelli ki darbuka da kendisini ona adayacak parmakları arıyordu. “Ritmi bulmak için önce onu kaybetmek lazım” diyen Üstadın Sina Çölü’ne kapanarak geliştirdiği yeni teknikle, darbuka dünyanın bütün ritimlerini çalmaya hevesli yepyeni bir çehre kazandı; âdeta yeniden doğdu.
Üstat, “her enstrüman masumdur” der. Enstrümanı yücelten de, itibarını küçülten de müzisyendir. Bugün, bir buçuk saat solo çalan bir darbukayı doyumsuzca dinleyebiliyoruz. Mısırlı Ahmet, grup çalışmalarının ve konserlerinin yanı sıra bir süredir “sadece” darbukayla karşısına çıkıyor insanların.
Şöyle bir düşünelim; bir buçuk saat tek başına çalan bir davul, tumba ya da bendir... Örnekleri çoğaltabiliriz. İlk bakışta hiçbirini, yanında “solo” bir enstrüman olmaksızın dinleyebileceğimizi düşünemiyoruz, değil mi? Kısa bir zaman öncesine kadar, darbuka için de “solo konser” vermek büyük bir hayal olabilirdi.
Birçok insan “neden sadece darbuka?” diye soruyor. Öncelikle, sanıldığının aksine, darbuka çok zengin tonlara sahip, solo çalmaya yetenekli bir ritim aletidir. Mısırlı Ahmet’in açtığı ufukla her türden anlatım darbuka aracılığıyla sunulabildiğinden, bu anlatım zenginliği bir ömür uğraşılsa da tükenmeyeceğinden, “sadece darbuka mı?” sorusu “sadece bir ömrümüz var” cevabı ile eşdeğerdir. |